>> T.B.M.M. Çalışmaları/Meclis Araştırmaları ...
|
KARAAĞAÇ TEKKESİ İLE İLGİLİ MECLİS ARAŞTIRMASI; 31.12.2008 11:26:49 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİS BAŞKANLIĞINA
Geçmişi 500 yıla dayanan Karaağaç Bektaşi Dergahı İstanbul’un en kıdemli dergahlarından biridir.
İstanbul İli, Beyoğlu İlçesi Sütlüce Mahallesi 3257 ve 3258 numaralı parsellerde, Osmanlı Dönemi’nden kalma Karaağaç Bektaşi Tekkesi ve bu tekke sınırları içinde Bektaşi Dedeleri’ne ait mezarların bulunduğu tarihi kayıtlarda bilinmektedir. Ayrıca bu dergah ile ilgili olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, İstanbul 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 02.05.2007 tarih ve 1015 sayılı kararıyla kültür varlığı olarak tescil edilmiştir. Ayrıca bu kararda Türk – İslam Eserleri Müzesi’ne, kaldırılan mezar taşlarının orjinallerinin Türk İslam Eserleri Müzesi denetiminde mevcut yerlere konulmasına ve bu alandaki uygulamanın söz konusu müze denetiminde yapılmasına, ayrıca kültür varlığı yapının uygulaması tamamlanmadan yeni yapıya iskan izni verilmeyeceğine karar verilmiştir.
İstanbul Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Türk ve İslam Eserleri Müzesi Müdürlüğü’nün 20.02.2006 tarih ile 694 sayılı raporunun sonuç bölümünde de yapılan ayrıntılı inceleme ve araştırmalar sonucunda “parselin tarihsel, kültürel, sosyal ve siyasi ve askeri tarih bakımından korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edilmesinin uygun olacağı” belirtilmektedir.
Ancak koruma kurulunun kararı ve Türk İslam Eserleri Müzesi’nin raporuna rağmen, iki parsele ayrılan arsanın bir parseline otel yapılacaktır. Diğer parselde yer alan ek bina ise AKP İl Başkanlığı olarak kullanılmaktadır. Ek binanın asıl sahibinin Yapıtay İnşaat ve Tekstil Sanayi Ticaret Limited Şirketi’ne ait olduğu belirtilmektedir. Yapıtay Limited Şirketi tarafından 1 YTL karşılığında 99 yıllığına Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş’ye kiraya verildiği ve kullanım için de AKP İl Başkanlığı’na verildiği ifade edilmektedir.
Karaağaç Bektaşi Dergahı, öncelikle bir kültür varlığı olarak korunması gereken bir yer olmasının yanında, Alevi Bektaşiler açısından da önemi yadsınamayacak bir mekandır. Tarihi ve kültürel değerlerin korunması inanç merkezlerine saygı gösterilmesi gerekmektedir. Alevi Bektaşiler açısından önemi tartışmasız olan bu dergahın bulunduğu alanın yapılaşmaya açılması, Aleviler üzerindeki baskıcı tutumun devam ettiğini göstermektedir. İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasının talan edildiği AKP İktidarı döneminde yaşananlara, artık inanç merkezlerinin de eklenmiş olması kaygı vericidir. Her alanı bir rant kapısı olarak gören zihniyetin sonucunda, İstanbul, bütün değerlerini kaybetme noktasına gelmiştir.2010 Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul’da, hoşgörünün sembolü, kültür varlığı olan ve artık tarihi bir niteliğe bürünmüş Karaağaç Dergahı’nın yok edilmesi kabul edilemez.
Karaağaç Tekkesi’nin bulunduğu alan kültürel ve tarihsel olduğu kadar inançlar açısından da önem taşımaktadır. Farklı mezheplere mensup insanlara karşı, geniş bir hoşgörü çerçevesinde yaklaşılması ve saygı duyulması temel alınmalıdır. Toplumsal barış ve huzurun sağlanması için bu son derece önemlidir. Bu çerçevede olaya yaklaşılması sorunların çözümünde atılacak önemli adımlardan biri olacaktır. Karaağaç Tekkesi’nin bulunduğu alanda öncelikle yapılaşmanın ivedilikle önlenmesi gerekir. Kamunun ortak malı olan bu ve benzeri arazilerin kişisel ilişkilere konu edilerek bir rant alanı olarak görülmesine dayanan anlayış derhal bırakılmalıdır. Bu gibi alanların kamusal yarar sağlamanın yanında, insanların tarih ve kültür birikimlerine de katkı sağlayacak şekilde onarılarak kullanılması gerekmektedir.
Bir kültür varlığı olarak tescil edilmiş olmasına rağmen yapılaşmaya açılan Karaağaç Tekkesi’nin bulunduğu alanın yapılaşmaya açılmasının nedenleri ve bu alandaki yapılaşmanın önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.26.12.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
ERKEN YAŞ EVLİLİKLERİ İLE İLGİLİ MECLİS ARAŞTIRMASI; 31.12.2008 11:26:00 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul Çocuk Hakları Sözleşmesi kabul edilmiştir. Türkiye’de de Ocak 1995’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan ve Türkiye için de kanun düzeyinde kabulü söz konusu olan "Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi"nin 1. maddesinde "Bu sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre 'daha erken yaşta reşit olma' durumu hariç, on sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır" denilmektedir. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde çok açık bir şekilde çocuk tanımı yapılmaktadır. Ancak ülkemizde bu tanımın içinde yer alacak çocukların özellikle de kız çocuklarının evlendirildiği bilinmektedir. Evlilik konusunda ulusal ve uluslararası yasal düzenlemelere aykırı olan ve toplumun belli bir kesiminde olağan ya da normal kabul edilen somut durumların olduğu da bilinmektedir. Çocuk yaşta, berdel, kuma gitme, aile içinde akrabalarla yaptırılan evlilikler bu somut durumlara birer örnek teşkil etmektedir. Çocuk yaşta genelde ailelerin baskıları sonucunda kız çocuklarına yaptırılan evlilikler hem bireysel hem de toplumsal sonuçları açısından son derece olumsuz tablolar ortaya çıkmaktadır. Fiziksel gelişimini tamamlamamış olması nedeniyle çocuğun yaşadığı olumsuzlukların yanında, ruhsal gelişimi açsından da önemli sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Erken yaşta yaptığı evlilik nedeniyle kız çocukları eğitimlerini tamamlayamamaktadır. Bu da sosyal hayata katılmalarını ve ekonomik olarak bağımsızlıklarını elde etmelerini engelleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Erken evlilik aile içinde şiddete maruz kalma riskini arttırır, cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma olasılığını güçlendirir. Kadın üzerinde zaten var olan sosyal baskı böyle ortamlarda daha da artmaktadır.
Ülkemizde yapılan her üç evlilikten biri onsekiz yaş altında yapılan erken yaş evliliğidir. Bu son derece yüksek bir orandır. Erken yaşta yapılan bu evlilikler en başta çocuk haklarının ihlali anlamına gelmektedir. Sağlıklı yaşam hakkı elinden alınan çocuğun hayatını düzgün bir şekilde devam ettirmesi, kendine ve topluma katkı sunabilecek bir birey haline gelebilmesi neredeyse olanaksızdır. Kız çocuklarının erken yaşta zorla evlendirilmeleri kadınların toplumda zaten var olan eşitsiz konumunu pekiştiren bir unsurdur. Eşit koşullarda yaşamını devam ettiremeyen kadın bu nedenle şiddete karşı savunmasız hale gelmektedir. Bu tür evliliklerde aile içi şiddet oranlarının yüksek olmasının nedeni de budur.
Kız çocuğunun erken yaşta evlendirilmesi, ailelerin sosyo –ekonomik düzeyi ile doğru orantılıdır. Bu da bize eğitimin ve ekonomik koşulların sağlanmasının önemi bir kez daha göstermektedir. Toplumların geleceklerini çocuklar oluşturur. Sağlıklı düşünebilen, gelişmiş bireylerden oluşan toplumlarda, ilerleme hızlı olur. Bu nedenle çocuk hak ve özgürlükleri konusunda asla taviz verilemez. Bu nedenle toplum genelinde çocuklar için var olan risklerin önceden tespit edilerek önlem alınması gerekmektedir. Devletin bu anlamda üzerine düşen görev ve sorumluluğu yerine getirmesi gerekmektedir. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzalayan Türkiye’nin, bu sözleşmeyi yürürlüğe koymakla altına girdiği yükümlülükleri yerine getirmesi gerekmektedir.
Çocuk haklarının ihlallerine ve cinsel istismara ve toplumsal halk sağlığı sorunlarına neden olan erken yaş evliliklerinin nedenleri ve bu nedenlerin önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.26.01.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
SENDİKALAŞMA İLE İLGİLİ MECLİS ARAŞTIRMASI; 31.12.2008 11:25:10 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Sendikal hareket ilk ortaya çıktığı günden bu yana pek çok değişiklik yaşamıştır. Sendikaların önüne örgütlenme faaliyetlerine engel olarak çıkan toplumsal, siyasal ve ekonomik gelişmeler gösterilebilir. Türkiye’de siyasal ve ekonomik gelişmeler çalışan kesimin karşısında çok büyük engeller çıkarmaktadır. Ekonomik olarak son derece sıkıntılı günlerin yaşandığı bugünlerde çalışanlar, işini kaybetme korkusu ile sendikalara üye olmamaktadır.
Türkiye’de Anayasa ve Uluslararası Sözleşmelerle sendikalara ilişkin çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Anayasa’nın 51.maddesine göre; “Çalışanlar ve işverenler çalışma ilişkilerinde ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olma ve üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.”Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11.maddesinde ise “Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, demek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.”denilmektedir. Bu düzenlemeler çerçevesinde, yasal haklarını kullanarak herhangi bir sendikaya üye olmanın bedeli çalışanlara son derece ağır bir şekilde ödetilmektedir. Bu bedellerin başında işsizlik gelmektedir. Sendikaya üye olan pek çok çalışan işten çıkarılmakta ya da sendika üyeliği nedeniyle baskı altına alınmaktadır. Bu da sendikalara üyeliği engelleyen bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Yasalarla tanınmış hakların, yaratılan fiili durumlarla ortadan kaldırılması kabul edilebilir bir durum değildir. Tuzla Tersaneleri’nde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak çalışan Bim-Taş’ta, Yör-San’da, THY’de çağrı merkezinde çalışanlar sendikaya üye oldukları için işten çıkarılmıştır.
Oysa örgütlenme yasalarla tanınmış bir haktır. Ancak bu hakkın kullanımı işverenler açısından bir tehdit olarak algılanmaktadır. Örgütlülük gelişmiş ülkelerde teşvik edilen bir oluşumdur. Ülkemizde ekonomik sıkıntıların yaşandığı bu dönem, aslından sendikalaşmanın önündeki engellerden biridir. Çünkü ekonomik sıkıntı çeken bir çalışanın sendikalı olması nedeniyle işini kaybetme riski her geçen gün artmaktadır. Sırf sendikalı olduğu için işten çıkarılacağını düşünen, bunu örneklerle gören çalışanın örgütlenmesi olanaksızdır.
İşsizliğin her geçen gün artması, taşeronlaşmanın alabildiğine çoğalması da sendikalı olmanın önündeki engellerdendir. Bu engellerin nedeni ise ülkemizde yürütülen mevcut politikaların yanlışlığıdır. Çalışan kesimin sendikalı olmasının önündeki engellerin kaldırılması bir yana, her geçen gün yeni engeller yaratılmakta ya da yasa dışı uygulamalara göz yumulmaktadır. Sendikalaşma ve örgütlenme haklarının çalışanın elinden, sosyal güvenlik koşullarının sağlanmaması nedeniyle alınması, hükümetin çalışanların sorumluluğunu üstlenmemesi, maliyeti düşürmek adına taşeronlaşmayı bir rant alanı olarak görmesinin ve devlet kurumlarında dahi taşeronlaşmayı teşvik etmesinin sonucudur.
Sendikalaşma, çalışan kişilerin haklarının korunması ve örgütlü hareket edilmesi anlamından son derece önemlidir. Yasal düzenlemelerin yapılmış olması uluslararası sözleşmelere imza atılmış olması da önem taşımaz hale gelmiştir.
Oysa sendikalara üye olmayla ilgili olarak Anayasa’nın 51.madde ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11.maddesi ile sendikalara serbestçe üye olabilme hakkı tanınmıştır.
Örgütsüz, sendikasız çalışanların güvenli bir gelecek talebi patronların iki dudağının arasında kalacaktır.
Ülkemizde yasalarla ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan sendikalaşma ve sendikalara üye olmanın yaratılan fiili engellerle ortadan kaldırılmasının nedenlerinin ve bu engellerin kaldırılması için belirlenecek önlemlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz. 13.11.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
BATAN HAYAT N GEMİSİ İLE İLGİLİ MECLİS ARAŞTIRMASI; 31.12.2008 11:24:12 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
14.09.2008 tarihinde Bandırma – Ambarlı Seferini yapmak üzere yola çıkan Marmara N Denizcilik Anonim Şirketi’ne ait Hayat N Gemisi limandan ayrılmasından kısa bir süre sonra batmıştır.1 kişinin hayatını kaybettiği, 4 kişinin de kaybolduğu kaza ile ilgili olarak pek çok basın yayın organında çeşitli haberler yer almıştır. Bu haberlerde; batan geminin sahibi olan şirketin ortaklarından Mehmet Koç’un Deniz Feneri iddianamesinde adının geçtiği ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ile eskiye dayanan iş ve arkadaşlık ilişkilerinin olduğu ifade edilmiştir. Ulaştırma Bakanı ise konuyla ilgili olarak çıkan haberleri yalanlamıştır. Hayat N Gemisi’nin sahipleriyle hiçbir ilgisinin olmadığını ve batan gemiye imtiyaz tanınmadığını belirtmiştir.
Ancak, Denizcilik Müsteşarlığı tarafından 24.08.2007 tarihinde çıkarılan 28210 sayılı Gemilerin Teknik Niteliklerine Yönelik Uygulama Kuralları Yönergesi’nin 10.maddesindeki düzenleme şöyledir;
“15/4/1948 tarihli ve 6884 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Ticaret Gemilerinin Teknik Durumları Hakkında Tüzük’te tanımlanan tekne, makine kazan vesair teferruat, can kurtarma tesisleri, yangından korunma ve yangın söndürme tesisleri, yolcu sayısının tayini ve yolcu ve gemi adamları yerleri, yolcu ve gemi adamları yerlerinin durumu ve yolcu taşıma şartları ve diğer çeşitli donanımlara ilişkin hükümlere uygun olmak kaydıyla ve bu durumun Bölge Müdürlükleri tarafından kurulacak komisyon marifetiyle uygun görülmesi durumunda, Bölge Müdürlüklerince bu maddenin 1 inci fıkrasında belirtilen haz iznine sahip olan ve düzenli hat taşımacılığı yapan ro-ro yük gemilerinin sadece taşıdıkları tırların ve kamyonların şoförlerini taşımalarına izin verilebilir.”
Bu düzenleme ile Hayat N Gemisi’ne açık bir imtiyaz sağlanmıştır. Çünkü 14.08.2006 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Yolcu Gemilerinin Emniyetine ve Gemilerdeki Yolcuların Kayıt Altına Alınmasına İlişkin Yönetmelik, 24.08.2007 tarihinde çıkarılan yönergenin 10.maddesi ile düzenlenen konunun tam aksi düzenlemeler içermektedir. Bu yönerge ile 14.08.2006 tarihli yönetmelik ihlal edilmiş olmaktadır. Birleşmiş Milletler Uluslararası Denizcilik Örgütü kurallarına göre mürettebat dışında 12’den fazla yolcu taşıyan her ticaret gemisi yolcu gemisi sayılır.
İşte ulusal ve uluslararası düzenlemelere rağmen 24.08.2007 tarih ve 28120 sayılı Denizcilik Müsteşarlığı Yönergesi’nin 10.maddesi ile tır ve kamyon sürücüleri yolcu kabul edilmemiş olmakta ve yolcu gemilerinin sahip olması gereken güvenlik koşullarının önemli bir bölümünden muaf hale gelmektedir. Hayat N Gemisi’nin alınmasından sadece 3 ay sonra çıkarılan bu yönerge, adeta bu gemiye özel olarak çıkarılmış bir yönergedir. Hayat N Gemisi’ne imtiyaz sağlanmıştır. Fransız Loydu’nda yük gemisi olarak görünen Hayat N Gemisi’nin hiçbir şekilde tır sürücüleri dahil yolcu taşıma şansı yoktur. Ancak bu, çıkarılan yönerge ile değiştirilmiştir. Ulusal ve uluslararası tüm yasal düzenlemelere aykırı olan bu yönerge ölümle sonuçlanan bir kazaya neden olmuştur.
Ortaya çıkan bu durum batan Hayat N Gemisi ile ilgili pek çok soruyu da gündeme getirmiştir.24.08.2007 tarih ve 28210 sayılı Denizcilik Müsteşarlığı Yönergesi’nin Hayat N Gemisi’nin alınmasından 3 ay sonra çıkarılarak yük gemilerinin yolcu gemilerinin sahip olması gereken güvenlik koşullarının önemli bir bölümünden muaf hale getirilmesi ve bu yönergeden kaç geminin faydalandığı araştırılmalıdır.
Batan Hayat N Gemisi’nin batma nedeni,28210 sayılı Denizcilik Müsteşarlığı Yönergesi ile tanınan ayrıcalığın nedenlerinin ve bu yönergedeki düzenleme nedeni ile yaşanabilecek diğer kazaların önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz. 02.12.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
ARTAN POLİS ŞİDDETİ İLE İLGİLİ MECLİS ARAŞTIRMASI ; 24.11.2008 15:54:21 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
İnsan haklarının tanınması, korunması ve geliştirilmesi demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Bu konu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2.maddesinde de “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı “ibaresi ile belirtilmiştir. Ancak son dönemde toplumda huzurun ve güvenliğin tesisinde birinci derece görev ve sorumluluğa sahip olan emniyet birimleri tarafından görevleri sırasından uyguladıkları kötü muamele, işkence ve orantısız güç kullanımı nedeniyle önemli sıkıntıların yaşanmakta ve bu uygulamalar nedeniyle en temel hak olan yaşam hakkı ihlal edilmektedir.
Son dönemde polisin orantısız güç kullanmasına ilişkin olaylarda önemli bir artış olduğu ortadadır.27 Ekim’de Antalya’da, 18 yaşındaki Çağdaş Gemik adlı genç polisin açtığı ateş sonucunda başından vurularak hayatını kaybetmiştir. Çağdaş Gemik’in yaşadığı bu dramatik olay maalesef ilk değildir.
-30 Ekim 2008’de İstanbul’da Mehmet Şah Araş, oğlu ile birlikte polislerin kötü muamele ve şiddetine maruz kalmıştır.
-20 yaşındaki Baran Tursun, Kasım 2007’de polis tarafından başından vurularak hayatını kaybetmiştir.
-14 Haziran 2007’de gözaltına alınan ve üç karakol gezdirildikten sonra yürüyemeyecek hale gelen Mustafa Kükçe yaşamını kaybetmiştir.
-22 Kasım 2007’de İstanbul Avcılar’da sivil polis ekibinden bir polis memurunun göğsüne attığı tekme sonucunda Feyzullah Ete yaşamını kaybetmiştir.
-Engin Ceber, gördüğü işkence nedeniyle yaşamını kaybetmiştir.
Yaşanan bu acı olaylar, 1 Mayıs’ta işçilere uygulanan orantısız gücün sadece toplumsal olaylarla sınırlı kalmadığını, polis şiddetinin bireysel olaylar da artarak devam ettiğini göstermektedir. Şiddet toplumsal bir sorundur; şiddetin sıradanlaştırılması ve toplumsal yaşamın bir parçası haline getirilmesi son derece tehlikeli bir gidişatın göstergesidir.
Konuyla ilgili olarak yasalarımızda ve imzalanan uluslararası sözleşmelerde düzenlemeler olmasına rağmen polisin uyguladığı şiddette son yıllarda artış olduğu görülmektedir. Polisin huzur ve emniyeti tesisi etmek adına yaptığı davranışlar, vatandaşların yaşam hakkının ihlal edilmesi sonucuna neden olmaktadır Bu olumsuz durum toplum içerisinde bir güvensizlik ve korku ortamı oluşturmaktadır. Diğer taraftan polisin kendine olan güvenini sarsmakta, zanlıları kontrol altına almada etkinliği azaltmaktadır. Devletin kitlesel ya da bireysel olayları kontrol altına almada gözetmesi gereken, temel olarak yurttaşların korunmasıdır. Polisin görevi sırasında karşı karşıya kaldığı şahıslara müdahale etme, durdurma, yakalama, etkisiz hale getirme, zor ve silah kullanma konularında hukuki ve davranışsal sorunlara çözüm bulunması gerekmektedir. Çünkü orantılı güç kullanımının emniyet yetkililerince yeterince önemsenmediği ve gereğinin de yapılmadığı bu anlamda toplumsal gösterilerde şiddetin öne çıktığını ne yazık ki yaşayarak görmekteyiz. Mustafa Kemal Atatürk’ün; ”Polis, asker kadar disiplinli, hukukçu kadar hukuk adamı, bir anne kadar şefkatli olmalıdır” sözünün koşullarını oluşturmamız kaçınılmazdır. Bu anlamda da emniyetin nitelik ve kalitesini geliştirmek, gelişen ve değişen teknolojiden yararlanmak gerekir. Teknik olarak sağlanacak bu olanakların yanında emniyette görev yapanların özlük haklarında, uzun çalışma saatlerinde ve ekonomik koşullarının düzeltilmesi konularında gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
Dünyada polisin, sahip olduğu yetkileri ve donanımı kullanacağı alanlarla ilgili göreve başlamadan önce aldığı eğitimler incelenmeli ve benzer eğitimlerin ülkemizde de verilmesi için gerekli alt yapı çalışmalarının oluşturulması gerekmektedir. Göreve başlamadan önce verilen eğitimler sonrasında da belirli aralıklarla verilecek hizmet içi eğitimlerle desteklenmelidir.
Polisin uyguladığı şiddetin nedenleri ve işkence, kötü muamele, orantısız güç kullanımının önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.06.11.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
MÜLTECİLERLE İLGİLİ MECLİS ARAŞTIRMASI; 24.11.2008 15:52:51 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Mülteciler ve sığınmacılar ülkemizde çoğu zaman kötü koşullarda yaptıkları yolculuklar sonucunda yakalanmaları ile gündeme gelmektedir. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre, Türkiye, zulümden kaçan binlerce kişi için bir sığınma yeri olarak görülmektedir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği 2007 yılında 4400 yeni Avrupalı olmayan sığınmacı başvurusu almıştır. Bu sayı 2006 yılı rakamlarından %68 daha fazladır. 2007 Yılında İran, Irak, Afganistan ve Somali’nin de aralarında bulunduğu bir çok ülkeden toplam 12 bin 630 kişi Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin çalışma alanında yer almıştır. Bu sayılara ek olarak TSK tarafından, Ekim 2007’de açıklanan bilgilere göre 29 binden fazla düzensiz göçmen 10 ay içinde yakalanmıştır.
Ege Denizi’ndeki kazalarda 2000’li yıllara kadar yılda ortalama 10 kişi hayatını kaybederken bu sayı 2000’li yıllarda 100’e kadar yükselmiştir.
Yani her yıl sadece Ege kıyılarında 100’e yakın insan boğularak yine buna yakın oranda da sınırlarımız içerisinde ölümlerle sonuçlanan kazalara ve havasızlıktan ve ağır ve kötü yaşam koşullarından kaynaklanan ölümlere tanık olmaktayız. Coğrafi konumu nedeniyle tam da göç yolu üzerinde olan, bir transfer ülkesi olarak görülen ülkemizde maalesef henüz bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Sadece 1994 yılında çıkarılan bir yönetmelik mevcuttur. Uluslararası alanda ise; Türkiye’nin taraf olduğu 1951 Cenevre Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi bulunmaktadır. Türkiye tüm bu uluslararası sözleşmelerde hukuki bir sorumluluğun altına imza atmıştır.
Öncelikle, AB’ye uyum sürecinde, 2005 yılına kadar çıkarılacağı vaad edilen ancak daha sonra 2012 yılına ertelenen İltica Yasası’nı çıkarılması gerekiyor. Bunun da yaptım oldu zihniyetiyle değil, insani duyarlılığın yasanın geneline hakim olduğu, tüm sivil toplum kuruluşları ve akademisyenlerle yapılacak ortak bir çalışma ile hazırlanılması gerekiyor. Ülkemizde yaşanan olayların basit, sıradan olaylar gibi algılanmasının önüne geçilmesi gerekiyor Şu an Türkiye’de yaklaşık 15.000 kayıtlı sığınmacı ve iltica başvurusunda bulunan yabancı mevcuttur. Ülkemiz bir yandan AB üyeliği standartlarına kavuştuğunu, bir yandan Ortadoğu’da ekonomi ve demokrasi alanında en gelişmiş ülke olduğunu iddia ederken bizlere sığınan 15.000 kişinin barınma, sağlık ve korunma gibi temel ihtiyaçlarını yerine getirememektedir. Şu an hiçbir sığınmacının ücretsiz olarak sağlık imkanlarından faydalanamaması, çalışma izinlerinin bir Avrupa ülkesinden gelip ülkemizde çalışan bir meslek sahibiyle aynı prosedüre tabi olması, kendilerine herhangi bir maddi destek sağlanmadığı gibi her altı ay için 287.00 YTL ikamet harcı bedeli tahsil edilmek istenmesi ülkemize sığınanları daha da zor koşullara itmektedir.
Bir an önce maliye bakanlığının bu konuda gerekli çalışmayı yaparak sığınmacı ve sığınma başvurusu sahibi yabancıları bu ikamet harcından muaf tutacak yasal düzenlemeyi yapmalıdır.
Ayrıca, geri göndermeme ilkesi uluslararası mülteci hukukunun temel bir öğesidir. Türkiye’nin taraf olduğu 1951 Cenevre Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ile Türkiye bu ilkeye mutlak saygı göstermek hukuki sorumluluğu altında bulunmaktadır. Oysa Türkiye’nin son zamanlardaki bazı olaylarda bu ilkeyi ihlal ettiği basına yansımıştır.
Ayrıca haklarında yapılan idari işlemlerin yargısal denetim altına alınması koşullarının da fiili olarak engellenmesi sorunun bir başka parçası olarak karşımızda durmaktadır.
Ülkemizde mülteci ve sığınmacıların yaşadıkları sorunlar ve bu sorunların önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.21.10.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
; 13.06.2008 11:44:51 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
İklim değişiklikleri ve küresel ısınma nedeniyle ortaya çıkan kuraklık hayatı tehdit eder boyutlara gelmiştir. Kuraklık yaşam kalitesi ve insan sağlığı açısından son derece önemli bir konudur. Çünkü su yaşamın kaynağıdır. Suyun korunması ve sağlıklı kullanımı için gereken tedbirlerin ivedilikle alınması gerekmektedir. Suyun toplandığı su havzaları bu noktada daha da önem kazanmaktadır. İstanbul’daki su havzaları yapılaşma nedeniyle tehdit altındadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ su havzalarını koruma konusunda yetersiz kalmaktadır. İstanbul’un içme suyu kaynaklarını kirlenmeye karşı koruyacak önlemleri almakla sorumlu olan İSKİ tarafından hazırlanan ve İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nce kabul edilen İçme Suyu Havzaları Koruma ve Kontrol Yönetmeliği su havzalarını koruma açısından eksik ve yanlış düzenlemeler içermektedir.
Sözkonusu yönetmelikle yapılaşmanın önünün kesilmesi gerekirken aksine yapılaşmanın önü açılmış mutlak koruma alanlarına konut yapılmasına izin verilmiştir. Sivil toplum kuruluşlarının, odaların yönetmelikle ilgili olarak açtığı davalar sonucunda verilen yargı kararları önemsenmemiş yeni yönetmelikler hazırlanmıştır.
İstanbul’un Avrupa Yakası’nda Sazlıdere ile Alibeyköy su havzalarının Anadolu’da ise Ömerli ile Elmalı su havzalarının kaçak ve aşırı yapılaşma nedeniyle tehdit altında olduğu görülmektedir. Şehir plancılığını ve bilimsel planlama ilkelerini hiçe sayarak ranta ve yandaşlara çıkar sağlayıcı yapılaşmalara ağırlık veren bir zihniyetle yapılan planlara göz yumulması mümkün değildir. İstanbul’un şu andaki durumu bu anlayışla yapılan, çarpık yapılaşmanın sonucudur.
Basına yansıyan haberlere göre İSKİ, İstanbul’un içme suyu kaynaklarını korumak için hazırlanan Havza Yönetmeliğini dikkate almadan imar planı yapan 20 belediye hakkında bugüne kadar 68’i imar planı iptali,141’i ruhsat iptali olmak üzere toplam 209 dava açmıştır.
İçme Suyu Havzaları Koruma ve Kontrol Yönetmeliği’nin 5.maddesinin a bendinde:” İçme ve kullanma suyu kaynakları içinde ve havzasında suların kirlenmesine sebep olacak faaliyetler yapılamaz. Su veriminin azalmasına, rejimin bozulmasına neden olabilecek hiçbir faaliyette bulunamaz.”
Yine 5. maddenin b bendinde “imar planlarının hazırlanması ve revize edilmesi için İSKİ’ nin görüşünün alınması şarttır.”denilmektedir.
Uygulamalar yönetmeliğin önemsenmediğini, İSKİ’ nin görüşlerinin yapılan plan tadillerinde etkili olmadığını göstermektedir. Birkaç örnek vermek gerekirse:
Çekmeköy 56 ada, 4 parsel 95 dönüm İSKİ’ nin su toplama havzası İSKİ’nin olumsuz görüşüne rağmen konut alanı olmuştur.
Elmalı Barajı
Havza sınırları içinde yeşil alan azaldığı için Park Bahçeler Müdürlüğü’nün olumsuz görüşü mevcut, Ulaşım Planlama Müdürlüğü’nün olumsuz görüşü var ayrıca İSKİ Genel Müdürlüğü itirazında” yapılan plan değişikliğinde kişilere özgü parsel ayrıcalığı tanınmıştır, bu durum imar İmar Kanunu’na aykırıdır” demektedir.
Ömerli Su Toplama Havzası’nda, Samandıra Belediye Binası ihalesini Büyükşehir Belediyesi açmıştır. İnşaat başlamış hatta kabası bitmiştir. İSKİ yasal yollara başvurmuş ve binayı mühürletmiştir. Belediyeye bağlı bir hizmet binası, belediyeye bağlı bir başka kurum olan İSKİ tarafından mühürlenmiştir.
Sayılan örnekler İstanbul’daki su havzalarının durumunu ortaya koymaktadır.
Her alanda olduğu gibi bu alanda da bilimsel çalışmalara önem verilmesi, konusunda uzman kişi ve kuruluşlarla birlikte çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Su havzalarının korunması için yapılaşmanın önüne geçilmelidir.
Su kaynaklarının etkin ve verimli bir şekilde kullanılmalıdır.
Mevcut su kaynaklarının kirlenmesini engelleyecek yasa ve yönetmeliklerin yapılması ve bunların doğru bir şekilde uygulanması gerekmektedir.
İstanbul’daki su havzalarının durumu ve su havzaları ile ilgili olarak alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.03.06.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
; 02.06.2008 15:37:30 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Son dönemde yoğun bir şekilde devlet hastanelerinde önemli sıkıntıların yaşanmaktadır. Hastanelere kabul edilmeyen bir çok hasta mağdur olmakta hatta bu nedenle yaşamını kaybetmektedir. Son olarak bir bebeğin 6 saat boyunca çeşitli hastanelere kabul edilmemesi basında geniş bir şekilde yer almıştır. Ancak bu son olay aslında uzun zamandır yaşanan benzer olaylardan sadece bir tanesidir.
2003 yılında, Kağıthane’de okuldan dönerken minübüs çarpması nedeniyle yaralanan ilköğretim öğrencisi Zeliha Dursun, birçok hastane dolaşmış ancak doktor ve ekipman olmadığı gerekçesiyle hastanelere alınmamış ve yaşamını kaybetmiştir. 2005’te Soma’da balkondan düşen 1.5 yaşındaki çocuk da üçüncü hastanenin kapısında yaşamını kaybetmiştir. Nisan 2008’de Şırnak’ta çocuğu elektrik akımına kapılan bir baba çocuğunu tedavi ettirebilmek için 4 hastane dolaştığını ifade etmiştir. Verilen birkaç örneğin ötesinde, benzer nitelikte yüzlerce örnek bulunmaktadır. Vatandaşlarımız sağlık politikalarında ki yanlışlıklar nedeniyle en temel haklardan biri olan yaşam hakkı ihlal edilmektedir.
Vatandaşlarımız temel hak olmasına rağmen hastalarını tedavi ettirebilmek amacıyla hastanelere kabul edilebilmek için olağanüstü çabalar harcamaktadır.
Hatta vekilleri arayarak bu konuda yardım talepleri olmaktadır.
Oysa sağlık hizmetlerinden faydalanma, torpil ya da kayırmanın yaşanmaması gereken en temel konudur. İnsan sağlığının söz konusu olduğu durumlarda, devlet mekanizmalarının, ekipmanın ya da doktorun olmaması gibi gerekçelerle hastaların gereken tedavisinin yapılamaması 21.yüzyılda, ilkel bir sağlık politikasının varlığından kaynaklanmaktadır.
Bu olayların tamamı, ülkemizde ki sağlık politikalarında ilerlenen yanlış yolu aslında net bir şekilde göstermektedir. Başbakan’ın ”Artık bundan sonra kimse hastane kapısında kalmayacak ya da rehin kalmayacak “sözünden sonra bir çok vatandaşımız hastanelere kabul edilmemiştir. Birçok hasta, hastane bedelini ödeyemediği için rehin kalmıştır.
Sosyal Devlet ilkesi çerçevesinde sağlık hizmetleri Anayasa’nın 56.maddesinde ifade edilmiştir.
Bu maddeye göre “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi arttırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.
Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 21.maddesi “Herkesin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır” demektedir.
Yine 25.madde de “Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes ,işsizlik,hastalık,sakatlık,dulluk,yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir” denilmektedir.
Ancak bu düzenlemelerin sadece yapılmış olması yeterli değildir. Aynı zamanda uygulanması gerekir. Uygulanabilmesinin şartı da yasalardaki düzenlemelere paralel bir devlet politikasının olması ve yaşama geçirilmesidir.
Oysa bugün sağlık hizmetlerine hakim anlayışın özelleştirme anlayışı olduğunu tespit etmek çok da zor değildir.
Sosyal devlet vatandaşlarının sağlık hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlamak durumundadır.
Yaşanan olaylar karşısında, nokta çözümlerle sağlıkta yaşanan sıkıntının önüne geçilmesine olanak yoktur. Bu konuda sosyal projelerle geniş kapsamlı çözümler üretilmelidir. Bu çözümlerin sonucunda kişinin başvurabileceği mekanizmalar oluşturulmalı, ücretsiz ve eşit faydalanma temelinde bir sağlık politikası oluşturulmalıdır.
Devlet hastanelerinde, hastaneye kabul edilmeme nedeniyle yaşanan sorunların nedenleri ve bu sorunların önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.21.05.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
İstanbul'daki Plan Tadilatları ile ilgili Meclis Araştırması; 05.05.2008 16:27:59 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
İstanbul’da, Büyükşehir kapsamına alınan beldeler de göz önüne alındığında planlı bir kent dokusu yerine, çarpık bir yapılaşma ortaya çıkmaktadır. Hızla artan nüfus, plansız yapılaşma ve trafik gibi sıkıntılar birçok alanda yaşamı olumsuz etkilemektedir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi varolan sıkıntıları çözmek yerine, yaşamı daha da olumsuz etkileyecek uygulamalar sergilemektedir. Trafiği yoğunlaştıran, yeşil alanları yok eden, tarihi ve kültürel silüeti bozan plan tadilatlarıyla İstanbul’da hızlı ve plansız bir yapılaşmanın önü açılmıştır.
80’li yıllarda parsel bazında yapılan plan tadilatı sayısı 400,90’lı yıllarda 450,2000’li yıllarda 850 civarındayken, son 3,5 yıl içinde parsel bazında yapılan plan tadilatı sayısı 3800 dolayındadır.
Yapılan plan tadilatlarıyla, sosyal alanlar için ayrılması gereken yerler konut alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun sonucunda ise trafik yoğunlaşmakta, yaşam kalitesi düşmekte ve yeşil alanlar rant merkezi haline gelmektedir.
Basında çeşitli şekillerde yer bulan komisyon kararlarından birkaç tanesi şöyle:
İETT’nin Levent’teki arazisi, imar planı değişikliği mevzuata aykırı olarak yapılmıştır.
Gülen Cemaati’ne yakın Çağ Eğitim Hizmetleri A.Ş’ ye tahsis edilen Hazine’nin Yenibosna’daki 114 dönümlük arazisi; Ağaçlandırılacak alan niteliğindeki araziye 30 dönümü, iki emsal ile 60 bin m2 inşaat izni verilmiştir.
Şişli Ayazağa, 2 pafta,11 ada,80 parsel, 30.11.2007 tarihinde 7357 dosya sayısı ile Büyükşehir Belediyesi’nce onaylanmıştır. Sözkonusu yerin eski imar durumunda %54’ü yeşil alan olarak ayrılmıştır. Bu yerle ilgili olarak Park Bahçeler Müdürlüğü, nüfus yoğunluğunu arttırıcı, plan bütünlüğünü bozucu, yeşil alan donatısını azaltıcı şekilde olumsuz görüşler bildirilmiştir.
Yukarıda sayılan plan tadilatları dışında verilebilecek yüzlerce örnek mevcuttur.
Bu plan tadilatlarının neye göre yapıldığı belirsizdir.İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ,PLANLAMA MÜDÜRLÜĞÜ , ilgili kurum ve kuruluşlar plan tadilatlarının çoğunda OLUMSUZ görüş bildirmektedir. Buna rağmen plan değişiklikleri komisyondan çıkmaktadır. Bu durumda komisyonun ilgili kurum ve kuruluşların görüşlerini değerlendirmeye almadığı anlaşılmaktadır. Hatta kimi plan tadilatlarında ilk önce yapılması gereken incelemeler, binalar bittikten sonra yapılmaktadır.14.09.2007 tarihinde, İmar Komisyonu’nda 71 numaralı raporda, Kiptaş Ümraniye Yeşil Vadi Konakları’yla ilgili olarak zemin etüd raporuna göre uygulama yapılacaktır denilmektedir. Ancak lüks villalar zaten bitmiş durumdadır. Zeminin bozuk olması durumunda ne olacağı ise belirsizdir.
Çarpıcı bir başka örnek ise Çatalca Durusu’da Orman Bakanlığı’na ait 250 dönümlük arazi ile ilgilidir. Sözkonusu yer Terkos Deniz Suyu Arıtma Tesisi için kullanılacaktır.Orman alanına,arıtma tesisi yapılacaktır.Burada hangi kamu yararının ağır bastığını doğru tespit etmek gerekmektedir.Sözkonusu arıtma tesisi başka yere yapılabilir ancak yüzlerce ağacı bir başka yerde yeniden yetiştirmek yıllar alacaktır.Ayrıca böyle bir tesisi burada inşa ederek ormanın sağlayacağı faydaları da yok etmiş olmak işin başka bir boyutudur.
Sonuçta kenti yoğunlaştıran, yeşil alanları imara açan, İstanbul’u bir alışveriş ve rezidans çılgınlığına iten bu durum şehri daha da yaşanılmaz bir hale getirmekten başka bir amaca hizmet etmemektedir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, yaptığı bölge planlarını, yine kendisinin yaptığı parsel bazında plan tadilatlarıyla bozmaktadır. Kamu yararı içermeyen, şirkete ya da kişiye özel,parsel bazında yapılan plan tadilatlarıyla İstanbul rant pazarlıklarının konusu haline getirilmiştir.Bu nedenle Büyükşehir Belediyesi İmar Komisyonu tarafından yapılan plan tadilatlarının ivedilikle incelenmesi gerekmektedir.
İstanbul’da, Büyükşehir Belediyesi İmar Komisyonu’nda yapılan plan değişiklikleri, bu değişikliklerin ortaya çıkardığı sonuçlar ve alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
Tarımla ilgili Meclis Araştırması; 05.05.2008 16:26:13 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Tarım, ülkemiz için her dönemde önemi büyük olan bir konudur. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk “Bu ülkenin gerçek sahibi ve efendisinin gerçek üretici olan köylüdür” demiştir. Atatürk’ün bu sözü, tarım politikalarında temel alınması gereken bir sözdür. Türkiye geniş tarım arazisine ve oldukça verimli topraklara sahip olan bir ülkedir. Nüfusun büyük bir bölümünün tarımdan ve buna bağlı kollardan geçimini sağladığı bir ülkede, düzgün bir tarım politikasının olması gerekir. Yurdumuz, hem kendimize yetecek, hem de dünya pazarlarında satabilecek miktarda tarım ürünü yetiştirmemizi sağlayacak potansiyele sahiptir. Ancak uygulanan yanlış politikalar nedeniyle tarım ülkemizde, yavaş yavaş tasfiye edilmeye başlanmıştır. Geçmişte kendi üretiminde olan ürünlerden mısırı, şekeri ithal eder hale gelmiştir. AB’de tarımsal desteklemenin tarımsal katma değere oranı, ülkelere göre, yüzde 40 ile yüzde 100 arasında değişirken, bu oran Türkiye’de yüzde 6-7 dolaylarında bulunmaktadır. Bu oran tarımın desteklenmediğinin göstergesidir.
Son dönemde dünyada, buğday ve pirinç fiyatlarının olağanüstü artması, stokların tükenmesi ile tehlikeli boyutlara ulaşan olaylar yaşanmaktadır. Uzmanlar Türkiye’deki tarım ürünleri fiyatlarının, dünyadan daha hızlı attığını belirterek uyarılarda bulunmaktadır.
Tarım ürünlerinde üretimin düşmesi, fiyatların artışı ve stokların azalması sonucunda konuyla ilgili çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Türkiye Ziraatçiler Derneği Genel Başkanı’nın yaptığı açıklamada durumun kritik olduğuna dikkat çekilmiş, fırsatçılara karşı uyarılarda bulunmuştur. Nisan başında Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı’nın açıklamaları da dikkat çekicidir. Tarımda, son 40 yılın üçüncü en büyük gerilemesinin %7.3 ile 2007’de gerçekleştiğini belirtmiştir.
Üretimdeki gerileme oranlarının da verildiği açıklamada rakamlar son derece kaygı vericidir. Üretim tahılda %15.5, sebzelerde %0.7, meyvelerde %4.3 oranında düşmüştür. Buğday üretiminde ise %20’lik bir düşüşle 17.2 milyon ton olarak gerçekleştiği belirtilmiştir.
Bu düşüşlerin nedeni düzgün bir tarım politikasının olmaması ve çiftçilerin yeteri kadar desteklenmemesidir. İthal tohumlarla çiftçiyi kısıtlayan, yeteri kadar destek vermeyen iktidar, tarım sektöründe gelinen sonucun sorumluluğunu üstlenmek zorundadır.
Yaşanan sorunlar ve sıkıntılar uzmanlarca her platformda ifade edilirken, hükümet yetkilileri tarafından sorun yok şeklinde açıklamalar yapılması, konuya ciddi yaklaşılmadığının göstergesidir.
Oysa hafife alınmayacak kadar riskli bir dönemde olan Türkiye’de, tarım ürünlerinde ki fiyat artışları ve stokların tükenmesi ile ilgili olarak ivedi önlemler alınması gerekmektedir.
Tüm bakliyat çeşitlerinde %90’lara varan artışın tüketiciye yapacağı etkiler değerlendirilmelidir. Alım gücü zaten düşük olan vatandaşlarımız son artışlarla daha da büyük bir sıkıntı içine girmiştir. Özellikle yaşamın her anlamda zorluklarla dolu olduğu bir şehir olan İstanbul’da, vatandaşlarımızın gıda ürünlerindeki bu artıştan etkilenmeleri daha yüksek olacaktır.
Tarım sektöründe ki bu sorunların yanında gübre, mazot, yem gibi tarımın temelindeki faktörlerde çiftçilerin desteklenmesi gerekmektedir. Maliyetlerin artması, bazı tarım arazilerinin üretim dışı kalmasına neden olmaktadır. Bu da çiftçilerimizin kredilerini ödeyememesine neden olmaktadır.
Küresel ısınmanın dünyada ve Türkiye’de çeşitli alanlardaki etkileri bilinmektedir. Merkezi ve yerel yöneticilerin bir süredir dünyayı ve ülkemizi tehdit eden ısınmaya ve kuraklığa karşı önlemleri almakta gecikmemesi gerekmektedir. Nitekim küresel ısınmaya bağlı olarak ortaya çıkan kuraklık bir anda gerçekleşmiş değildir. İklimsel değişiklikler ve dengesizlikler nedeniyle, uyarıların sıkça yapıldığı bu konuda, tedbir alınması gerekmektedir.
Tarım sektöründe yaşanan sorunlar ve bu sorunların önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
İstanbul Trafiği ile ilgili Meclis Araştırması; 05.05.2008 16:25:02 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
İstanbul’da uzun zamandır ulaşımla ilgili olarak çeşitli sıkıntılar yaşanmaktadır. Ancak son yıllarda trafik içinden çıkılmaz bir hal almış olup İstanbul’da yaşayan vatandaşlarımız için ciddi sıkıntı haline gelmiştir.
45 dakikalık trafik tıkanıklığının, İstanbul’a maliyeti yıllık 2 milyar doların üzerindedir. Plansız ve rantçı anlayışların kenti her geçen gün yoğunlaştırdığı görülmektedir. İstanbul’da yaşanan trafik yoğunluğunun nedeni ilgili kurum ve kuruluşların olumsuz görüş bildirmelerine rağmen yapılan plan tadilleridir. Bu plan tadilleriyle İstanbul katledilmektedir. Rant elde etme politikaları devam ettiği sürece ulaşım bir sorun olarak karşımıza çıkacaktır. Yeşil alanları imara açan, İstanbul genelinde çok katlı binalara imar izni veren, kentin her yerine devasa alışveriş merkezleri diken anlayış trafikte yaşanan sorunları çözemez. Çünkü trafikte yaşanan sorunların kaynağı bu anlayışın kendisidir.
Ayrıca, kentin olur olmaz her yerine yapılan kavşaklar trafiği azaltmak yerine sıkışıklık yaratmakta üstelik şehrin silüetini bozmaktadır. Bu kavşaklar için harcanan para 2.1 katrilyonun üzerindedir. Bu açıkça kaynak israfıdır.
Trafikte yaşanan sıkıntıları çözmek için bugüne kadar çeşitli çözüm önerileri sunulmuştur. Bunlar vize uygulaması, tek-çift plaka, Taksim’e paralı geçiş gibi önerilerdir. Ancak bunları hiçbirisi trafikte yaşanan yoğunluğu azaltacak önlemler değildir.
Gelişmiş kentler meydanlarıyla bilinir. İstanbul’da ise varolan meydanlar rant uğruna feda edilmektedir.
İstanbul’da trafikte yaşanmakta olan sorunların ve alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.
Çetin SOYSAL
CHP İstanbul Milletvekili
|
|
|
Depremle ilgili Meclis Araştırması; 05.05.2008 16:23:49 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Türkiye’nin büyük bir bölümü deprem kuşağı içinde yer almaktadır. 1999 yılında, 17 Ağustos’ta Gölcük’te ve 12 Kasım’da Düzce’de meydana gelen depremlerin ardından İstanbul’da ki deprem olasılığı yoğun bir şekilde tartışılmıştır.
1999’da Gölcük’te meydana gelen depremde, resmi rakamlara göre 17.480 kişi ölmüş,43.953 kişi yaralanmıştır. Resmi olmayan bilgilere göre ise yaklaşık 50.000 kişi hayatını kaybetmiş, yine 100.000’e yakın kişi yaralanmıştır. Düzce depreminde ise Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin açıklamalarına göre 845 kişi ölmüş,4948 kişi de yaralanmıştır. Bunun yanında her iki depremde de birçok bina yıkılmış, bu nedenle birçok kişi evsiz kalmıştır. O dönemde deprem kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışılmış, uzmanlarca konunun ayrıntıları aktarılmıştır. Depremin yaşandığı bölgelerde, binaların depreme dayanıklı olmadığı görülmüştür. İstanbul’da olması beklenen depremle ilgili çeşitli uyarılar yapılmış, ivedi bir şekilde önlem alınması gerektiği ortaya konulmuştur.
Ancak İstanbul’da bina denetimleri, halkın bilinçlendirilmesi, kamu alanlarının elden geçirilmesi gibi hayati öneme sahip konularda ciddi adımlar atılmamıştır. Hatta bu yıl İstanbul’daki bazı okulların deprem tetkikleri ile ilgili çalışmalar, eğitim öğretimin başlamasına 15 gün kala başlatılmıştır. Her işi son ana bırakma zihniyetiyle hareket eden iktidar ve yerel yönetim, milyonlarca insanın hayatını kaybetme riskinin olduğu, böylesine önemli bir konuda son derece pervasız davranmaktadır.
Son günlerde İstanbul Teknik Üniversitesi, Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür tarafından yapılan açıklamalar deprem riskini ve kötü sonuçlarını bir kez daha hatırlamamızı sağlamıştır. Konuyla ilgili yeterli araştırma ve belirleme yapılması için yerel yönetimlerin gereken kaynağı ayırmadığını belirten Prof. Dr. Naci Görür, Marmara Denizi’nin altında yaptığı çalışmalar sonucunda, 1999 depremi öncesindeki belirtilerin görüldüğünü açıklamıştır.
İstanbul’daki hızlı nüfus artışı, plansız ve denetimsiz şehirleşme göz önüne alındığında depremin neden olacağı yıkım tahmin edilenden yüksek olacaktır. Bu nedenle acil olarak önlemlerin alınması gerekmektedir.
Öncelikle halkın konuyla ilgili olarak bilinçlendirilmesi, bu yönde çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu konuda eğitim almış arama kurtarma ekiplerinin sayısının arttırılması zorunludur. Kamu binaların elden geçirilmesi, konuyla ilgili gerekli araştırma ve belirlemelerin yapılabilmesi amacıyla gerekli kaynağın ayrılması ve ivedi çözümlerin derhal uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir. İnsan hayatını önemsemeyen, bilim ve akademik çalışmaları hiçe sayan bir anlayışla İstanbul’un depreme hazırlanması söz konusu olamaz.
İstanbul’da depremle ilgili yapılan çalışmaların incelenmesi ve alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.
Çetin SOYSAL
CHP İstanbul Milletvekili |
|
|
Çocuk Esirgeme Kurumu ile ilgili Meclis Araştırması; 05.05.2008 16:23:04 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Toplumların geleceklerini çocuklar oluşturur. Sağlıklı düşünebilen, gelişmiş bireylerden oluşan toplumlarda, ilerleme hızlı olur. Bu nedenle çocuk hak ve özgürlükleri konusunda asla taviz verilemez. Büyük Önder Atatürk’ün, TBMM’nin kuruluş günü olan 23 Nisan’ı, çocuklara armağan etmesi bu haklardan taviz verilemeyeceğinin en somut, en önemli ve en anlamlı göstergesidir.
Ancak özellikle son dönemde çocuk hak ve özgürlükleri konusunda önemli sıkıntılar ortaya çıkmıştır. Çocuklara yönelik şiddet, istismar ve ihmallerin olduğu haberlere sıkça rastlanır olmuştur. Bu da sistemde aksayan yönlerin olduğunu ve bunun bedelini de her zaman çocukların ödediğini göstermektedir.
Ocak 2005’te İzmir Barbaros Çocuk Köyü’nde, Haziran 2005’te Bor Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’nda, Ekim 2005’te Malatya Çocuk Yuvası’nda, Ocak 2007’de İstanbul Yel değirmeni Çocuk ve Gençlik Merkezi’nde, Şubat 2007’de İstanbul Sosyal Hizmetlere bağlı bir yurtta, Mart 2008’de Bahçelievler Şeyh Zayed Çocuk Yuvası’nda yaşananlar Kars’ta Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı bir yurtta yaşanan tecavüz olayı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun, temel işlevini yerine getiremediğini göstermiştir. Yani bakmak ve korumakla yükümlü olduğu çocuklarımızı koruyamamıştır. Türkiye’de birçok çocuk çeşitli nedenlerle Çocuk Esirgeme Kurumları’nda kalmaktadır. Ancak kurumun güvenilirliği konusunda, yaşanan olaylar değerlendirildiğinde, ciddi sıkıntıların olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yuvalarda yaşanan olayları toplumda yaşanan sıkıntılardan ayrı bir yerde görmemek, bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü yuvalardaki çocukların koruma altına alınmasında, %71.6’lık bir oranla ekonomik ve sosyal yoksunluk ilk sırayı almaktadır.
Bu nedenle toplum genelinde çocuklar için var olan risklerin önceden tespit edilerek önlem alınması gerekmektedir. Devletin bu anlamda üzerine düşen görev ve sorumluluğu yerine getirmesi gerekmektedir. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi Türkiye’de Ocak 1995’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmeyi yürürlüğe koymakla Türkiye çeşitli yükümlülüklerin altına girmiştir.
Devlet öncelikle bu kurumlarda sistemi sorgulamayı bilmelidir. Bu sorgulamayı topluma açmalı, konuyla ilgili çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları, uzmanlar ve platformlarla birlikte çalışmalar yapmalı, görüş ve tavsiyelerini dikkate alarak kurumda yeniden yapılandırmaya gidilmelidir.
Toplumda tüm çocuklar için var olan riskler tespit edilebilir riskleridir. Bu risklerin önceden tespit etmek ve uygun tedbirleri almak noktasında devlet üzerine düşen görevi yerine getirmelidir.
Özgürlükçü, eşitlikçi olmayan, baskıcı, otoriter ve sorgulatmayan yöntemlerin eğitimde uygulanmaması gerekir. Sonsuz itaatin beklendiği bir çocuk yaratıcı ve açık görüşlü olamaz.
Sosyal yardım anlayışının hak temeline oturtulması gerekir. Sistemdeki birçok aksaklığın nedeni bunun bir hak olarak değil de bir zorunluluk olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.
Çocuğun korunma ihtiyacının aile ve aile tipi bakımı teşvik edecek hizmetler aracılığıyla sunulması gerekir.
Yuvalarda çalışan personelin işe alımında hassas davranılmalı aranan özellikler daha üst kriterlere göre belirlenmelidir. Kurumda çalışan personelin risk analizlerini yapmada öngörülü olması gerekir. Ayrıca bu kurumlarda çalışan personelin özlük haklarının iyileştirilerek teşvik edilmesi gerekir.
Belirli periyodlarla psikologlarca çocuklarla toplu ve bireysel görüşmeler yapılmalı, istek ve sıkıntılarını iletebilecekleri platformlar oluşturulmalıdır.
Cinsel istismar ya da tecavüze uğramış olan çocukların gelişimleri açısından uygun merkezler oluşturulmalı bu merkezlerde uzmanlar gözetiminde yardımda bulunulmalıdır.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumları’nda yaşanan sorunların nedenleri ve bu sorunların önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.22.04.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
Mevsimlik Tarım İşçileri ile ilgili Meclis Araştırması; 05.05.2008 16:22:07 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Mevsimlik tarım işçileri, yıllardır sadece hasat zamanlarında yaşanılan trafik kazalarında hatırlanan vatandaşlarımızdır. Bu hatırlamalarda da sorunların asıl nedenleri tespit edilerek, çözüm yolları araştırılmamış, sadece bir trafik kazası olarak çoğu yerde anılmıştır.
Oysa Türkiye’de mevsimlik tarım işçileri açısından yaşam, çok zor koşullar altında devam etmektedir. Her yıl, hasat mevsimine yakın zamanlarda, balık istifi kamyon kasalarında taşınan, beslenme ve barınma koşulları sağlanamayan, sağlık ve emeklilik güvencesinden yoksun, sosyal hakları olmayan bu insanlar çok düşük ücretler karşılığında uzun saatler çalışmaktadır.
Özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinden gelen mevsimlik tarım işçilerinin temelde ki sorunları yaşadıkları bölgede geçimlerini sağlayabilecekleri, üretim yapabilecekleri bir iş alanlarının olmamasıdır. Bu nedenle yılın belli dönemlerinde, ortalama dört ay süre ile yaşadıkları yerden ayrılarak daha çok Ege, Çukurova ve Karadeniz Bölgesi’nde çalışırlar. Bu süre zarfında kazandıkları para onların bir yıl boyunca geçimlerini sağlayacakları paradır. Günlük olarak aldıkları ücretleri 10 ile 15 YTL arasında değişmektedir. Üstelik kazanılan bu paranın bir bölümü de kendilerine bu işi sağlayan “dayıbaşı” ya da “elçi” olarak tabir edilen aracılara verilmektedir. Yani geçinmeleri için kalan para günlük 8 ile 13 YTL arasındadır.
Barınma koşulları oldukça sağlıksızdır. Çadırlarda ya da barınaklarda kalan bu işçiler, temiz içme ve kullanma suyuna da sahip değildir. Bu sağlıksız ortam ve koşullar, anne ve babaları ile birlikte gelen çocuklar için riskli bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Çadır yerleşimleri açık alanlarda ve uygun altyapı koşulları olmayan yerlere kurulduğu için yaygın olarak salgın hastalıklara rastlanılmaktadır. Bu hastalıklar, beslenmeleri de yetersiz olan çocukları daha fazla etkilemektedir.
Ortaya çıkan tablo, insanların asgari gereksinimlerini karşılamaktan uzak bu ortam, 19. yüzyıl koşullarını anımsatmaktadır. Sadece 2007 yılının Ağustos ayında 50’nin üstünde tarım işçisi yollarda can vermiştir. Şanlıurfa’da, Tokat’ta, Batman’da, Sivas’ta, Niğde’de, Kırıkkale’de ve son olarak Afyonkarahisar’da yaşanan kazalar bize devletin mevsimlik tarım işçilerinin yaşadıklarını görmezden geldiğini açık bir şekilde göstermiştir.
Sosyal devlet, yaşamlarını yitiren mevsimlik tarım işçileri için “Hasat Döneminde Alınacak Trafik Önlemleri” genelgesi yayınlamanın çok daha ilerisine gidebilen devlet demektir.
21.yüzyılda mevsimlik tarım işçilerinin Türkiye’de yaşamak zorunda bırakıldıkları ilkel koşulların düzeltilmesi için acil önlemlerin alınması gerekmektedir.
Uzun vadede bulundukları yerlerde iş ve üretim olanaklarının yaratılmasıdır. Kısa vadede ise; sosyal güvenceleri sağlanmalı bu çerçevede, sendikalı olma, sağlık ve emeklilik gibi özlük haklarını içeren düzenlemeler yapılmalıdır. Çalışma ve barınma koşulları iyileştirilmelidir. Çalışma saatleri düzenlenmeli, ücretleri arttırılmalı, çalıştıkları yerlerde barınmalarına olanak sağlayacak sosyal tesis ve yurtlar yapılmalıdır. Beslenmeleri konusunda desteklenmeleri gerekmektedir. Temiz içme ve kullanma suyuna rahatça ulaşabilmeleri gerekmektedir. Bu sayede salgın hastalıkların önü alınmış olacaktır. Aileleri ile birlikte geldikleri yerlerde, çocuklar için eğitim verilebilecek birimlerin oluşturulması gerekmektedir. Böylelikle, mevsimlik tarım işçilerinin çocukları açısından ortaya çıkan eğitimdeki eşitsizlik bir nebze olsun giderilmiş olacaktır.
Mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı sorunların nedenleri ve bu sorunların önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.24.04.2008
Çetin SOYSAL
İstanbul Milletvekili
|
|
|
Tuzla Tersaneleri ile ilgili Meclis Araştırması; 05.05.2008 16:19:14 |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
2007 yılından 2008 yılının başına kadar Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde toplam 13 tersane işçisi, işyerlerinde ölümlü iş kazası nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Tuzla Tersaneleri, gemi yapım ve onarım siparişleriyle Türkiye’yi dünya beşinciliğine taşımıştır. Gemi İnşa Sanayiciler Birliği verilerine göre Türkiye genelinde 44 tersane bulunmaktadır. Tuzla Bölgesi’nde ki tersanelerde 24.200 civarında işçi çalışmaktadır. Yıllık 2.5 milyar dolarlık döviz girdisi sağlayan bir sektördür. Ancak bu kadar büyük bir sektör olmasına karşın sendikalı işçiler toplam çalışanların ancak %10’nu oluşturmaktadır.
Sektörde çalışanların büyük bir bölümü taşeron firmaya bağlı olarak çalışan işçilerdir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilerine göre tersanelerde çalışan 16.173 bin işçiden, 12.427 bini taşerona bağlı olarak çalışmaktadır. Taşeron firmalara bağlı olarak çalışan işçiler, temel hak ve özgürlükleri, sosyal hakları ve özlük hakları gözetilmeksizin adeta köle gibi çalıştırılmaktadır.
Tersane işçileri sendikal hak ve özgürlüklerden yoksundur. Sektörde çalışan işçilerin çok küçük bir azınlığı sendikalıdır. Yaklaşık 1000 civarında taşeron firmanın bulunduğu sektörde, sendikalarda örgütlenmek neredeyse olanaksız hale getirilmiştir. Çünkü taşeronluk başta sigorta ve sendika olmak üzere çalışanların her türlü haktan yoksun bırakılmasının yolunu açmaktadır. Küçük tedbirsizliklerden doğan ciddi yaralanma ve ölümler, sendikasızlaşmayla birleşince işçilerin mağduriyetleri en üst seviyeye çıkmaktadır.
Tersanecilik sektöründeki talebin artmasıyla birlikte işveren firmanın, maliyeti düşürüp, karını arttırma çabası, yanlış yapılanan taşeron sistemini yaratmıştır. Oluşan yeni sistemde bütün yük köle gibi çalıştırılan işçilerin sırtına bindirilmiştir. Taşeron firmalar iş güvenliği ve sosyal hakları sağlamak bir yana, işçileri en temel insan haklarından bile mahrum bırakmıştır. Tuzla’da ölen işçilerin çoğunun taşeron işçisi olması da bunun en somut göstergesidir.
Yasaya göre, işverenler işyerlerinde sağlıklı ve güvenli çalışma ortamının tesis edilmesi için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. Devlet işverenlerin bu yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini denetlemelidir. Ancak Çalışma Bakanlığı’nın, Tuzla’daki teftişleri haberli yapılmaktadır. Ayrıca denetimlerin, kapsamları dar tutulmakta ve işyerlerine uyguladıkları yaptırımlar da yetersiz kalmaktadır. Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde yaşanan ölümleri engelleyerek, işçi sağlık ve güvenliğinin sağlanması için kısa ve uzun vadeli müdahalelerle çözüm sağlanmalıdır.
Öncelikle temel hak ve hürriyetler çerçevesinde, sağlık ve çalışma şartları düzeltilmelidir. Anayasa’nın 51.maddesi ile tanınan sendika kurma ve üye olma hakkı fiili durumla ortadan kaldırılmamalıdır.
Tuzla Tersaneler Bölgesi’ndeki yaşanan ölümleri durdurmak için mevzuattaki İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği’ne ilişkin maddelerin eksiksiz uygulanması gerekmektedir. İşverenin bu maddeleri uygulamam | | |